Türk Sinemasının Öncü ısimleri BSF’de Anıldı

BSF Akademi Sinema-TV Okulu, okulun açılışı vesilesiyle bir anma programı düzenledi.  Anma programı’nda yakın zamanlarda vefat eden Türk sinemasının öncü isimleri yönetmen Atıf Yılmaz, senarist Bülent Oran ve yönetmen Ömer Kavur‘un Türk sinemasına yaptıkları katkılar tartışıldı. Programa Halit Refiğ, Feyzi Tuna, Ayşe şasa ve Ali Murat Güven katıldığı programı  , Sinema-TV Okulu’nun direktörü Yusuf Kaplan yönetti.


 


Panelde, Halit Refiğ, “Atıf Yılmaz, dünya sinemasının en büyük isimlerinden biridir” derken Feyzi Tuna, “Bülent Oran’ın, kendisini Türk toplumunun ruhunu perdeye yansıtmaya adamış engin bir kişilik” olduğunu söyledi. Ali Murat Güven’se Türk sinemasının klasik dönemine yapılan eleştirileri büyük haksızlık olarak nitelendirdi.


 


BSF Sinema-TV Okulu’nun Beyoğlu’ndaki ıstiklal Caddesi’ndeki binasının konferans salonunda düzenlenen anma programında ilk sözü Türk sinemasının ünlü yönetmenlerinden ve BSF Sinema-TV Okulu’nun hocalarından Halit Refiğ aldı. Sinemaya Metin Toker’in haftalık Akis dergisi’nde film eleştirileri yazarak girdiğini belirten Refiğ, sinemaya pratik olarak Atıf Yılmaz’ın asistanı olarak adım attığını, bunun kendisi için çok büyük bir şans olduğunu söyledi. Hem kendi sinema hayatı, hem de Atıf Yılmaz’ın hayatı konusunda pek fazla bilinmeyen önemli ayrıntılara dikkat çeken Refiğ, “Atıf Yılmaz, yalnızca Türk sinemasının değil, dünya sinemasının en büyük isimlerinden biridir” dedi.


 


ıstanbul’a uzunca bir zamandan bu yana yılın ilk karının Kasım ayının ilk haftasında yağdığı soğuk havaya rağmen panele katılan izleyicilerin dikkatle izledikleri bir konuşma yapan Refiğ şunları söyledi: “Ben sinemaya 23 yaşındayken 1957 yılında Metin Toker’in haftalık siyasî yorum dergisi Akis’te film eleştirisi yazıları yazarak girdim. O vakitler, aydınlar sinemayla ilgilenmezlerdi. Sinemanın tüm dünyada bir sanat türü olarak kabul edilmesi ancak ıkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye’de sinema tam olarak bilinmezdi. Atilla ılhan, uzun yıllar Paris’te yaşayan ve Paris’le ilişkisini koparmayan bir yazar olduğu için sinemaya ilgi duyan ve sinemanın bir sanat türü olduğunu Türkiye’de gündeme getiren ilk kişilerden biridir. Semiğ Tuğrul, Tuncan Okan, Burhan Arpad ilk ciddî film eleştirmenleriydi. O zamanlar ben Londra’ya gitmiştim. Londra’dan sinema kitapları ve dergileri getirmiştim. Ben, o ilk zamanlarda sinemaya Batılı bir perspektifle bakıyordum. Benim bakışımı değiştiren kişiler Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Memduh Ün gibi yönetmenler ve onların yaptıkları filmler olmuştu. Sinemaya Ömer Lütfi Akad ustanın yanında senarist olarak, Atıf Yılmaz’ın ‘Yaşamak Hakkımdır’ filminde ise yönetmen yardımcısı olarak giriş yapmış oldum. Yeşilçam filmlerinin halk tarafından büyük rağbet görmesi, Hollywood filmlerinden bile fazla ilgi gösterilmesi, benim sinemaya bakışımı değiştirdi. Ayrıca aynı yıllarda Kemal Tahir’le tanışmam da benim sinemaya yerli bir perspektifle bakmamda etkili oldu. Her ne kadar Kemal Tahir de o vakitler bir bunalım yaşıyor idiyse de, sonunda Batılılaşmanın Türk toplumuna çok zarar vereceğini zamanla görmeye başlayacak ve Devlet Ana başta olmak üzere yerli bir duyarlığın ve düşüncenin geliştirilmesine öncülük edecek eserlere imza atacaktır zamanla. Atıf Yılmaz çok önemli işlere imza atmış dünya çapında bir sinemacıydı. Bütün dünya sinemasında tektir. Tektir; çünkü hem sinemanın her döneminde yaşanan yeniliklere adapte olmasını bilmiştir; hem her tür’de film yapmayı, üstelik de öncü filmler yapmayı başarmıştır; hem de Türk insanının ve toplumunun sorunlarını film diliyle ustalıklı bir şekilde perdeye yansıtabilmiş bir kişidir. O yüzden Atıf Yılmaz, sinemamızda tam anlamıyla mucize gerçekleştirmiş bir isimdir.”


 


Ünlü Yönetmen Halit Refiğ, konuşmasında, ayrıca, Türk sinemasının sorunları ve geleceğiyle Türkiye’nin izlediği politikalar arasında bir paralellik olduğuna dikkat çekti. Türkiye’nin kendi yolunu kendinin çizmesi gerektiğini söyleyen Refiğ, şöyle konuştu: “Türkiye, ne ABD’ye, ne de AB’ye bağımlı olmalı. Türkiye, büyük tarih yapmış ülkelerden biridir. Bizim dünya kültürüne ve sanatına büyük katkılarda bulunmuş büyük sanatçılarımız vardır. Mevlana, Yunus, Sinan bunların başında gelir. O yüzden Türkiye, AB’ye veya ABD’ye yanaşarak değil, kendi yolunu, kendi derin tarihî birikimini, toplumsal ve kültürel sermayesini harekete geçirerek kendisi çizmelidir. O zaman, Türkiye gerçekten büyük işlere yeniden imza atabilir.”


 


Türk televizyonculuk tarihinin en nitelikli ve öncü televizyon dizilerinden biri olan Üç ıstanbul’un yönetmeni ve BSF Sinema-TV Okulu’nun senaryo dersi hocalarından Feyzi Tuna da panelde çok sevdiği ve yakın dostu senarist Bülent Oran’ı anlattı. “Bülent Oran, Türk insanının ruhunu perdeye yansıtan kişidir” diyen Tuna, ilginç anılarıyla süslediği konuşmasında şunları söyledi: “Bülent Oran, Yeşilçam filmlerinin çatısını ve ruhunu oluşturan kişilerin başında gelir. Aristokrat, koleksiyoncu, kitsch düşkünü biri olmasına rağmen, Türk toplumunun içtenliğini, sevecenliğini, insan sevgisini perdeye aktarabilmek için gecekondularda yaşayarak toplumu yakından gözlemlemiştir. Bugün bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu temel değerlerimizi, sıcak insanî ilişkilerimizi, kanaatkârlığımızı, kısacası Türk insanın ruhunu oluşturan temel ölçülerimizi sinemaya aktarma kaygısı içinde olmuştur. Ve bunu da başarmıştır. Filmleri, ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, bu bir gerçektir ve bu gerçeğin ne denli önemli olduğunu toplumsal ve kültürel çözülme yaşadığımız şimdilerde çok daha iyi anlıyor olmalıyız.”


 


Feyzi Tuna, Bülent Oran’la ilgili anıları arasında en ilgi çekici olanlardan birinin, Bülent Oran’ın sürekli Milli Piyango biletleri almasına rağmen bu biletlere hiç bakmamasıyla ilgili anısı olduğunu söyledi. Tuna, “’Bülent, neden bu biletlere bakmıyorsun?’ diye kendisine sorduğumda aldığım cevap gerçekten nasıl bir senaristle karşı karşıya olduğumuzu gösteren bir cevap olmuştu: ‘Feyzi, biletlere bakmıyorum; çünkü kazandığımda bu parayla neler yapabileceğime ilişkin sürekli olarak hayaller kuruyorum”, şeklinde olmuştu” diye konuştu.


 


Hem Atıf Yılmaz’ın, hem de daha sonraları Bülent Oran’ın eşi olan Türk sinemasının seçkin senaristlerinden ve teorisyenlerinden Ayşe şasa, rahatsızlığı ve kötü hava şartları nedeniyle anma programına katılamadı. Ayşe şasa’nın metnini Sinema-TV Okulu’nun direktörü Yusuf Kaplan okudu. Hem Bülent Oran’ın sinemacılğı ve kişiliği, hem de Türk sineması hakkında önemli tespitler içeren metninde Ayşe şasa şu görüşleri dile getirdi: “Bülent Oran, büyük bir ruhî bunalım geçirdiğim bir zaman diliminde, kapısını çaldığım zaman beni geri çevirmemiş ve imdadıma yetişmişti. Bülent Oran, bir Osmanlı aristokratı ve aydını olan bir aileden gelmesine ve ince zevkleri, yetkin entelektüel ilgileri olan biri olmasına rağmen, Türk insanın ruhunu, duyarlıklarını daha iyi gözlemleyebilmek ve yansıtabilmek için fabrika işçiliğinden gecekonduda yaşamaya kadar pek çok sıkıntıyı göze almış bir kişiydi. Türk sinemasında popülerin şiiriyeti diye tanımlayabileceğimiz, Türk insanının tevekkülünü, kanaatkârlığını ve irfanını anlatma kaygısı içinde olmuş bir senaristtir Bülent Oran. Bizim insanımızda köklü bir ahir zaman inancı olduğu için Türk filmleri, Hollywood filmleri gibi hiçbir zaman bitmez; Türk izleyicisi bilir ki, hayat, öldükten sonra da sürecek ve kahramanlar öte dünyada birbirlerine yeniden kavuşacaklardır. ışte Bülent Oran, bütün metinlerini bu anlayış ve kavrayış üzerine kurmuştur.”


 


Film eleştirmeni ve Yeni şafak gazetesinin sinema sayfasının editörü Ali Murat Güven de anma programında yaptığı konuşmada, “Yeşilçam’da bir samimiyet vardı” dedi. Güven şöyle konuştu: “Bugün Türk sineması, hâlâ bunalım takılıyor. Ömer Kavur, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlerde gördüğümüz, bazı önemli arayışlar, bize özgü dil kurma kaygıları yok değil ama artık o samimiyeti, dostluğu, insan sevgisini, arkadaşlık duygusunu, dayanışma ve yardımlaşma ruhunu, kanaatkârlığı, tevekkülü yitirdik. Oysa bunlar evrensel insanî değerlerdir. Bu değerlere sadece bizim değil, bütün dünyanın en fazla ihtiyaç hissettiği bir küresel bunalım döneminden geçiyoruz. Bugün şöyle geriye dönüp baktığımızda, kendi sinemamıza Fransız kaldığımız çok iyi görülebiliyor. Bu nedenle Türk sinemasının bu ilginç dönemini eleştirirken biraz daha mutedil ve insaflı olmamız ve Türk sinemasında o dönemde geliştirilen ruhu, samimiyeti yeniden icat etmemiz gerekiyor artık.”