Dün gece gittiğim Tarsus’tan bu sabah döndüm. ıki gece üst üste yolculuk zor olsa da biraz zorunlu gibi oldu. Giderken yağmurla, dönerken karla yapılmış bir yolculuktu.
Sabaha karşı, daldığım tatlı uykudan biraz ürkerek uyandım. Adana-Ankara yolunun ikinci yarısındayız. Öyle bir kar yağıyor ki, karakışın ortasındayız sanki. Tipi ile karışık yağan kar yolları kapatmış adeta. Yerler de buzlanmış durumda. Kimi araçlar yolda kalmış, kimileri de yoldan kaymış. Yer yer göz gözü görmüyor. Ankara’ya yaklaşık 100 km var ama yolun sonu bir türlü gözükmüyor sanki. Böyle havalarda bu mıntıkadan çok korkarım. Nedeni de, 16 şubat 1982’de, aynı hava koşullarında, bu civarda geçirdiğim bir kaza idi.
Tarsus’tan Ankara’ya yaptığım bir otobüs yolculuğuydu. Sabahın tatlı uykusunda, çığlıklarla uyandığım zaman uçuşa geçmiştik. Tipi şeklinde yağan kar ve buzlanmış yerlerden dolayı kayan otobüsümüz aşağı yuvarlanmıştı. Ağır yaralıların olduğu kazayı ben hafif yaralarla atlatmıştım.
Aynı durumu bu sabah da yaşamamak için dua üstüne dua ettim. Yavaş yavaş giden otobüsümüz selametle yolu tamamladı. Yollarda kalanlara, yoldan dışarı çıkanlara üzülmekten öte bir şey yapamadım.
Bu kar yağışı dün gece aniden bastırmadı. ıki gün önce Balkanlardan geldi ve Trakya’dan girdi yurda. Bir gün önce Bolu civarında, dün gece de ıç Anadolu’da esti, yağdı. Buna rağmen yollarda yaşanan dünkü kar zorluğu için hiçbir önlem alınmamıştı.
Karayollarına ait ne bir araç, ne bir çalışma vardı etrafta. Ankara içine girdikten sonra kar kürüyen bir araç yol kenarından gidiyordu ama buna da ihtiyaç yoktu zaten. Çünkü şehir içinde yollar açık, kar erime halindeydi.
Velhasıl kış koşullarında, olunması gerekli yerlerde olmuyor, ihtiyaç duyulmayan durumlarda birden var oluveriyoruz.
Kış aceleci bu sene. Hem de acımasızca geldi. ıki gündür yağan kardan önce sel felaketi aldı yürüdü birçok şehrimizi. Trakya’dan Güneydoğu’ya kadar yaşanan doğal afet birçok can aldı. Karakışta bile görülmeyen bu sel felaketi, nerden geldi dedirtecek türdendi.
Önü deniz, arkası dağ olan Silifke bu kadar sulara gömülmeyi hiç düşünmemiştir muhakkak ki.
Alt yapısız, gelişigüzel büyüyen Batman, içinden geçen ve yıllardır bir çözüm bulunamayan bir küçük derenin kurbanı oldu.
Bilhassa Güneydoğu’da yolları alıp yutan sular, araçları içindeki insanlarla birlikte sürükledi.
ıstanbul her zamanki gibi, (az bir yağış olsa bile) suya çamura teslim oluşunu tekrarladı.
şanlıurfa’dan yükselen çaresiz sesleri, yolda kalanları, suya kapılanları, telef olan hayvanları duyamadık bile.
Yani doğudan batıya, kuzeyden güneye, daha kışı görmeden karaşı yaşamak, acı verdi bir kez daha.
ışin en sıkıcı yanı ise, doğal afetlerin bile polemik yapılması; çaresizliklerin siyasi atışmalara sahne olması; çözüm arayışlarının ötesinde, karşılıklı suçlamaların gündemi meşgul etmesidir.
Doğal afettir, yapacak bir şey yoktur. Doğrudur. Amerika’da da bir kasırga geliyor, silip süpürüyor, alıp götürüyor. Ama bu söz, önlem alınmayan durumlar için geçerli değildir. Çeşitli şehirlerimizde dere yataklarına ev yapılması, alt yapının yetersizliği, depreme dayanıklı bina yapılmadığı tartışılıyorsa eğer, daha çok sellere kapılacağız demektir.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye, henüz kışa girmeden karakışı yaşayan ülkemizde, can ve mal kaybına uğramış bulunan zor koşulların insanlarına geçmiş olsun. Ölenlerine rahmet, kendilerine baş sağlığı dileklerimle.








